Sanırım 2011. Mike’la Londra Film Festivali’ndeyiz, çok çok merak ettiğim bir filme bilet almışız; “Where do we go now?”. Filmin özeti şöyle (evet yazmaya üşendim, google copy paste):

2007 yılında çektiği ilk filmi Karamel’in dünya çapındaki başarısından sonra oyuncu Nadine Labaki, yapımcılığını, senaryosunu, yönetmenliğini üstlendiği ayrıca rol aldığı ikinci filmi Where do we go now? ile tekrar sınırları dışındaki seyircilere ulaşmayı hedefliyor.
Ortadoğu’nun diken üstündeki coğrafyasında dinsel çatışmalara ve savaşın anlamsızlığına kadınların zeki ve pratik çözümleriyle cevap veren Labaki kamerasını Lübnan’da hiçliğin ortasında küçük bir köye çeviriyor. Savaş sonrası Müslüman-Hristiyan ayrımı yapmadan yaşamaya devam eden köylüler çatışma haberlerinin gelmesi üzerine birbirlerine düşman kesilmeye başlarlar. Şiddeti çıkartan erkekleri yatıştırma görevi ise kendilerine has yöntemlerle bu buna başaran kadınlara düşer.
2011 Cannes Film Festivali’nde beğeniyle karşılanan film bu seneki Toronto Fim Festivali’nden de Halk Ödülü ile döndü…

Filmin sonunda seyircilerin büyük bir kısmı ve ben ayakta alkışlıyoruz. Hem çok güldük hem içlendik diye. Sonra Mike’la filmi konuşurken fark ediyorum ki Mike da beğenmiş filmi, ama benim beğendiğim gibi değil. Yani nasıl anlatsam… Yukarıdaki film özetinden kilit bi kaç kelime yardımcı olabilir; Ortadoğu, diken üstü coğrafya, dinsel çatışma, savaşın anlamsızlığı, kadınlar, Lübnan, küçük bir köy… Mike bunlara o kadar yabancı ki. Orada anlıyorum bunu, ona da söylüyorum aynen şöyle: “Evet ben savaş görmedim ama bu filmin her bir saniyesini içselleştirebiliyorum, sanki genlerime işlemiş gibi, ama sende yok o genler”. Bu iyi bir şeymiş gibi davranıyor Mike ama benim biraz canım sıkılıyor. Yabancı biriyle beraber olmanın ilk zorluğunu anlıyorum orada.

Farklı dilleri konuşsak, farklı kültürlerden gelsek de ortak bir çok duyguyu paylaşabiliyoruz kolaylıkla. Gülüyoruz, üzülüyoruz, özlüyoruz vs vs. Ama işte bu noktada bir türlü olmuyor. Mike ‘ortadoğulu olmayı’ hiç bir zaman anlamayacak, ya da bir Sezen Aksu şarkısını diye düşünüyorum.

Sonra yıllar içinde bir sürü Sezen Aksu şarkısı dinliyoruz, benzer filmler izliyoruz, İstanbul’da yaşıyoruz, Gezi parkına gidiyoruz falan…

Sonra bu sene seçim döneminde ABD’de fark ediyorum ki; Mike mesela HDP’yi, mesela kürtleri, mesela halkların demokratik haklarını, mesela Türkiye’de bu halkların yaşadıkları zulümleri anlayabildi, olanlara üzülebildi. Sonra ben ona Ahmet Kaya’dan bahsettim, dinledik beraber. Dinlerken ilk kez hissettim anladığını.

Demek ki dedim, demek ki genlerimde yokmuş bu benim, bu tamamen öğrenilmiş, ve paylaştıkça içselleştirilmiş. Yani geçmiş hüzünler ya da melankoli de paylaşılabilirmiş. Ne güzel di mi?