Herkese merhaba!

6 Temmuz 2015 itibariyle Booking.com’da işe başladım. Herşey şansa gelişti. Şöyle ki booking.comdan Türkçe ve İngilizce bilen aranıyor ilanı gördük, işi dahi okumadan başvurdum. Sonra iş görüşmeleri başladı, işin aslında bir call center işi olduğunu ama tanıtımda havalı kelimeler kullanarak işi farklı gösterdiklerini gördüm. Neyse iş teklifini aldım ve para kazanmak, evde sıkılmamak, booking.com um bünyesinde çalışarak dünyanın her yanında çalışabilecek olma fırsatı yakalamak gibi sebeplerden işi kabul ettim. Yarın işte 5. haftam başlayacak. İşin ilk 5 haftası eğitim. Ve eğitim boyunca maaşınızı ödüyorlar (!).

ABD’de çalışmak Türkiye’de çalışmaktan bir nebze farklı. Bu yazıyı yazma sebebim de bu (herşeyi normalleştirmeden önce, hala farkları görebiliyorken :) ).

**1. ABD’de maaşlar haftalık ödeniyor. **

1 hafta Pazar günü başlayıp Cumartesi bitiyor olarak hesaplanıyor. Her Cumartesi o hafta çalıştığınız saat sayısını sisteme giriyorsunuz. Genellikle bir sonraki hafta içerisinde maaşınız hesabınıza yatıyor. İlk başta çok ama çok yadırgasam da, ay başını / sonunu beklemektense her hafta hesabınıza para gelmesi çok güzelmiş. Sanki o hafta ne için çalıştığınızı hatırlamış oluyorsunuz. Tek zorluğu aylık yaptığınız ödemeleri yönetmek olabilir. Bizde buradaki aylık ödemelerin takibini Mike yaptığı için benim için bir problem olmadı :). Mike’ın söylediğine göre herkes bütçe yapıyormuş ve böyle alıştıkları için sorun olmuyormuş. Bilemedim.

2. Maaşlar saatlik ya da yıllık söyleniyor.

Bizde iş teklifinde maaş teklifini aylık alırız, soran insanlara maaşımızı aylık söyleriz. ABD’de ise herkes maaşını saatlik ya da senelik olarak biliyor. Mesela Michigan eyaletinde asgari ücret saatlik 8.15 USD.

Saatlik hesap ilk başta bana çok garip gelse de her saat başına ne kadar kazandığını bilmek güzel. Diğer bir karı ise o hafta ne kadar çalıştığını sisteme girdiğinde fazla / az çalıştığın saatlerin hesaplanarak haftalık ödemenin gönderilmesi.

3. Öğle yemeği diye bir kavram yok, herkes kendi yemeğini getiriyor.

Öğle yemeği saati biraz ilginç. Bizdeki gibi ticket / şirket yemekhanesi gibi şeyler yok. Herkes yemeğini kendi getiriyor ya da şirketten sandviç gibi bir şey satın alıyor (ya da bir yere gidip yiyor -kendi parasıyla).

Bu durum yemek kültürüne yansıyor. Lüks bir restorana gittiniz diyelim. Yemeğiniz fazla geldi, yarısını yiebildiniz. Garson size kutu isteyip istemediğiniz sorar. En lüks yerlerde bile insanların tabaklarında kalan yemekleri garsonun getirdiği kutuya döktüğünü görebilirsiniz. Paketinizi kendiniz yaparsınız yani. İşte bunun sebebi bu yemeğin ertesi günkü öğle yemeğiniz olacak olması.

4. Tabi ki servis diye de bir kavram yok :).

ABD’de hemen hemen herkesin arabası var. Herkes şirkete kendi arabasıyla geliyor. Büyük şehirler haricinde toplu taşımayı kullanan çok az insan var. Servis yerine “car pool” sistemi var. Yani aynı yere giden insanların araba paylaşması. Otoyolda kenarlarda ‘car pool’ alanları var. Evinizden çıktınız ve otoyola bağlandınız. Bir car pool alanına park ediyorsunuz. Orada diğer yerlerden gelen insanlarla buluşup her gün birinin arabasıyla işe gidiyorsunuz. Dönerken o alanda durup herkes kendi arabasıyla evine devam ediyor. Benim iş yerim eve 10 dk. Sabahları Mike’ı bırakıp oradan işe gidiyorum. Şirketlerin hepsinin çok ama çok geniş park alanları var.

Bir de ilginç iki bilgi: (1) Pizza kuryesi işinde bile herkes kendi arabasıyla -burada motorlu kury yok- çalışıyor. (2) Bir de diyelim ki bir şirkete tamirci olarak girdiniz (mesela yazıcı teknisyeni). Kendi tamir malzemelerinizi kendiniz getiriyorsunuz, şirket vermiyor. Garip değil mi?

5. İşveren ve çalışan arasında sözleşme vb. şeyler yok.

Bu aslında kötü birşey. Bizdeki kanunlar hem çalışanı hem işvereni koruma üzerine. Çalışan pat diye işten ayrılamaz, iş veren sebepsiz ve ücretsiz seni kovamaz gibi. ABD ise bu işi tamamen tersinden yorumlamış. Çalışana “bak ben sana eğitim veriyorum sen de 1 sene benim şirketimde çalışacaksın” diyemiyor işverenler. “Özgürlükler ülkesi” prensibine karşı buluyorlar bunu. Ve diyelim işten ayrılacaksınız. Bizdeki gibi şu kadar ay / sene çalıştın, 2 ay çalışmak zorundasın gibi bir sistemde yok. Ne kadardır çalıştığın, hangi pozisyonda çalıştığın fark etmeksizin herkes istediği zaman işten ayrılabiliyor. Haber vermenize bile gerek yok, bir daha hiç işe gitmeyebilirsiniz (at will employement deniyor buna). Ama bir sonraki işin için iyi bir referans almak, saygısızlık yapmamak adına yazılı olmayan kural “two weeks notice”. 2 hafta sonra işten ayrılacağınızı bildirmek yani. Bu kadar basit. Ama tabi işin bir de öbür yüzü var; işveren sizi istediği zaman sebep vermeden işten çıkarabiliyor.

6. En sevdiğim. Tabi ki işten işe değişiyor ama genel olarak kimse mesaiye kalmıyor. Ve saatler genellikle 8-16:30.

Bu şu demek; 16:30’dan 22:30’a (diyelim bu saatte uyuyorsunuz) 6 saatiniz var! İstanbul’da ortalama bir çalışana baktığımızda en erken 7-8 gibi evde olduğumuzu varsayarsak, bu kendinize ayırabildiğiniz vaktin 2-3 saatle sınırlı olması demek. E tabi bir de burada trafiğin olmaması ve hızlıca eve gidebiliyor olmanızın da etkisi var. Mesaiye kalma durumunda ne oluyor peki? Maaşınız saatlik ödendiği için çalıştığınız kadar saat size ödeniyor. Hatta bazı şirketlerde mesai saatleri saat ücretinizin 1.5 katı olarak hesaplanıyor. Bizde kötü anlamda meşhur olan “Work – life balance” burada çok güzel uygulanıyor.

İlerleyen günlerde yeni şeyler keşfedersem bu listeye ekleyeceğim.

Öpüyorum!