Geçen haftasonu Mike’la Kanada’ya gitmeye karar verdik. Pazartesi günü Memorial Day sebebiyle tatildi, dolayısıyla bir süredir benim yeşil kartım gelince yapalım dediğimiz bir araba yolculuğuna başladık. Kamp yapalım dedik ve Mike’ın ailesinden çadır, uyku tulumu, kamp ocağı gibi temel kamp malzemelerini toplamaya başladık. Bu arada arabamız her zamanki gibi bozuktu, onu da yaptırmaya götürdük (en son problemi –> motor yerinden çıkmış ahahahahah).

Cumartesi sabah erkenden yola çıktık, meşhur Niagara Şelalelerine gittik. Mike daha önce gitmiş buraya ama neredeyse yolumuzun üzerinde olması sebebiyle ben de görmek istedim. Çok ama çok turistik bir şehir kurmuşlar Kanada tarafına (altta 3. fotoğraf aslında hiçbir şeyi olmayan bir yerin nasıl turistik aktiviteler yarattığının bir kanıtı). Şelalar hem ABD hem Kanada’dan görülebiliyor, ama herkesin hem fikir olduğu konu Kanada tarafında daha güzel bir görüntü var. Brezilya – Arjantin sınırındaki Iguazu Şelalaerini görmüştük Mike’la. Onlar kadar etkileyici değildi bunlar. En büyük sebebi etraflarındaki yüksek binalar. Iguazu ise ormanın içinde, daha doğal.

O akşam Niagara’nın 4 saat kuzeyinde bir yere kamp kurduk. Burada kalmak istememizin temel sebebi Torrence Barrens Night Sky Preserve; yıldız izlemek için çok çok özel bir yer. Eğer şanslıysanız ve yılın doğru zamanında geldiyseniz Kuzey ışıklarını bile görebildiğiniz, etrafında yapay hiç ışık olmayan ve en önemli özelliği gökyüzünü ay yüzü gibi bir yüzeye sahip kayanın üzerinden izlemeniz. Bu doğal kayanın özelliği de ışığı yansıtmayarak daha da karanlık bir görüntü elde edilmesiymiş. Biz işte buraya gitmek istedik ve buranın etrafında bir kamp alanı bulduk. Önce kamp alanına gittik, arabadan çıkar çıkmaz tahmin etmediğimiz bir şeyle karşılaştık; SİVRİ SİNEKLER. Tahmin etmedik çünkü hava çok çok sıcak değildi ve Michigan’da bile henüz sivri sinek yoktu. Akşam yemeğimizi biraz hızlıca yedik (hot dog) ve hava kararmadan 40 dakika sürecek olan gökyüzü izleme yerine doğru yola çıktık. Buraya giden yol çok güzeldi. Ama sanırım biraz erken gitmişiz. Ben böyle bir park gibi bir yer hayal ederken sadece bir tabela gördük. Arabayı park edip tabelanın arkasına doğru gittik. Çok çok güzeldi tam gün batımıydı ama burada sivri sineklerin yanı sıra bir problem daha vardı. Benim ilk başta bok böceği zannettiğim siyah küçük sinekçikler. Sivri sineklerden farklı olarak bunlar üzerimizde yürüyerek ilerleyen ve binlercesi üzerimize yapışan türdendi. Her yerimizi kapattık. Yine de bunlar kıyafetlerimizin üzerinde bizimle oturdular bütün akşam. Ne olduklarını ertesi gün öğrendik… Aşağıda yüzümüzü nasıl kapattığımızı ve benim tek olduğun fotoğrafın köşesinde poz veren bir sineği görebilirsiniz.

Ben biraz korktum, çok karanlıktı, etrafta hiçbir şey yoktu ve daha da korkuncu hiç kimse yoktu! Hava saat 9 gibi kararacaktı, biz 8 gibi oradaydık. Saat 9:30’a doğru 4 araba daha geldi. biri bizim gibi fotoğraf makinesiyle, diğeri yaşlı bir çift teleskoplarıyla, diğer ilisi ise 2-3 aile kamp ateşi yakıp sohbet edip yıldızları izlemeye gelmişti. Şansımıza hava çok çok açıktı ama ayın çok parlak olduğu bir gün olduğu için çok karanlık olmadı. Aşağıda ilk fotoğrafta biz de varız görebildiniz mi? Diğeri yıldılar. Mike’la hala gördüğümüz en etkileyici gökyüzü görüntüsünün Artvin yaylalarındaki olduğuna karar verdik. İnanılmazdı o, bütün samanyolu gözüküyordu. Yine de 10:30’a kadar orada kayanın üzerinde yıldızları izledik, biz ve iğrenç sinekler. Sonra o karanlık yolda yavaş yavaş ilerledik. Yavaş yavaş çünkü her 1 kmde bir Moose tehlikesi tabelalrı vardı (Moose: Tr. çok iri ve yassı boynuzlu bir çeşit geyik). Ve inanın böyle bir hayvanın arabanıza çarpmasını ya da arabanızla böyle bir hayvana çarpmayı istemezsiniz… O gece ben biraz üşüdüm, hava soğuktu. Bütün kışlıklarımızı giymiş olmamıza rağmen yine de çadır soğuktu.

Ertesi sabah erken kalkıp sivri sineklere rağmen kahvaltı hazırladık (yumurta, sosis, ekmek ve kahve). Kahvaltımızı çadırın içinde yapmak zorunda kalsak da güzel bir sabahtı. Sonra hemen yola çıktık. Bir sonraki durağımız Kanada’nın Ontario bölgesinin en büyük parkı olan Algonquin Parkı’ydı. Burada saat 11 için kano rezervasyonu yaptırmıştık. Algonquin’e vardığımızda girişte check-in yapmaya gittik (parklar çok büyük ve backcountry denilen çadırınla gelip her yerde kamp kurabildiğin bir sistem var, kaç kişinin parkta olduğunu takip etmek adına parkların girişinde check-in yaptırıyorsun) ve burada ki görevlilere sivri sinekleri sorduk. Kano için. Ben sizin yerinizde olsam sivrilerden değil siyah küçük böceklerden kokardım dediler. Meğer bunlar vücudunuzda dolaşarak damar yolu bulmaya çalışan ve damarın üzerinden ısırarak kanınızı emen korkunç sineklermiş…

Kano yerine giderken yolda iki kez durduk çünkü yol kenarında bu kocaman geyiklerden vardı! Meğerse bu hayvanlar diğer geyikler gibi tuzu çok severmiş. Ve karlar erirken kışın yolları açmak için kullanılan tuz da eriyip yolnu kenarında düştüğü için yol kenarında Moose görmek olağan bir şeymiş!

Kano yapacağımız yer parkın en büyük gölünün en kuzey ucunda bir yerdi. Buraya bizi küçük bir tekneyle götürdüler ve bizi bir yerde bırakıp 4 saat sonra görüşürüz dediler. Bu arada yolda ağaçları kurumuş bir adacık gördük, burada durduk, bize bu aşağıda gördüğünüz siyah kuşların sürekli balık yediği için dışkılarının çok asitli olduğunu, bu asidin de ağaçları öldürdüğünü söylediler. Çok ilginçti.

Doğanın ortasında sadece Mike’la ben ve kanomuz kürek çekmeye başladık. Yolculuğun ilk bölümü rüzgar ve akıntıya karşıydı çok çok yorulduk. Sonra bize karaya çıkabileceğiniz sadece bir yer var, Turtle Ppint demişlerdi. Oraya vardık! Karaya çıkıp yanımızda getirdiğimiz haşlanmış yumurta, muz ve küçük şişe şarapla öğle yemeğimizi yedik. Bu arada söylemeyi unuttum öğle yemeği noktamıza kadar 5 tane daha geyik gördük! Ve bu hayvanları doğanın içinde görmek çok özeldi. Dönüşümüz rüzgarla beraber kürek çektiğimizden bir nebze daha kolay oldu. Ama buluşma noktamıza yarım saat erken gitmiş olduk. Karaya çıkmayı denedik ama bu “bokböcekleri” rahat bırakmadı. Biz de kıyının biraz açığında kürek çekmeye başladık. Derken dev bir arı geldi ve ben çok koktum ve saçma hareketler yapmaya başladım. Bu arada minik bir bilgi; bu kanolar çok kolay devrilebiliyor. Denge çok önemli. Ve gerçekten kanomuz yan yatmış düşmek üzereyken bir şekilde son anda düşmekten kurtulduk. Okuyunca hiç heyecanlı gelmese de çok heyecanlı bir andı, paylaşmak istedim ahahha. Sonra gelip bizi aldılar. Bir şey gördünüz mü diye sordular, 5 geyik gördüğümüzü öğrenince şoka girdiler. Meğerse çok ender bir şeymiş! Çok şanslıyız.

Kamp yerimiz çok güzeldi. Göl kenarıydı. Bütün gün kanoda çok sıcaktan bunaldığımız için (evet sineklerden korktuğumuz için uzun kollu yağmurluk ve uzun pantolonlar giydik) kendimizi göle atalım dedik. Bizden başka kimse yoktu ama ya kampın soğuk suyunda yıkancaktık ya göle girip çıakcaktık. Gölü tercih ettik. Ben giremeyiz çok soğuk diye düşünürken Mike bir anda “bizi buldular” diye bağırmaya başladı ve evet bu korkunç bok böcekleri üzerimize konup kanımızı emmeye başladılar. Hemen suya atladık. Çok “refreshing”di diyebilirim. Ama suya girdiğimiz an çok geçti, bir sürü yerden yara almıştık bile :).

Akşam yemeğimizi yedik, biraz okuduk, ateş yaktık, sohbet ettik vs vs. Sonra uyumaya çadıra gittik. Kamp yerlerinde uykum annemin uykusuna dönüşüyor; yani çok hafif bir uyku. Bir tıkırtının sona erdirebileceği uyku. Sabah kalkınca hiç uyuymamışsınız gibi hissettiren uyku. Bu uykunun arasında kurt ulumalarına uyandım. Bir sürü kurt durmadan ulumaya başladılar. Çok yakından geldiği için ses ve olduğumuz yer düşünüldüğünde çok etkileyiciydi. Kaçırmasın diye Mike’ı da uyandırdım. ilk gece de çadırın dışından hışırtılar duyup nedense uyku sersemliğiyle birinin kamp sandalyemizi çalmaya çalıştığını düşünüp çadırın içerisinde ayaklarımı sağa sola vurarak ses yapmaya çalıştım. Bu sesler Mike’ı uyandırmadı. Benim aksime Mike çok derin uyudu. Ama neden biri sandalyeyi çalsın ki? Çok salağım. İnsan hayvandan, cinlerdeni ruhlardan korkar, sandalye çalınacağı için değil :D.

Bu arada her yerde olan “bu kamp alanında ayı var” tabelalarından da bahsetmek isterim. Bütün yemeklerimizi ve diş macunu gibi banyo eşyalarını (evet ayılar bunları çok severmiş) arabada bıraktık. Çadıra hiçbir şey sokmamanızı öneriyorlar.

Sabah uyandığımızda çok yağmur yağıyordu. Erkenden çadırı toplayıp yola çıktık. Akşam 5 – 6 gibi evdeydik.

Bu küçük kamp haftasonu çok güzeldi. Çok sanslıydık, hem hava hem gördüklerimiz duyduklarımız sebebiyle.