Alışmak çok ilginç. Neden ilginç? Çünkü başta çok zor gözükür, göz korkutur. Sonra o kadar hızlı gelişir ki yaşadığın korkuyu unutursun. Mesela ABD’ye taşınmak böyle oldu.
Ama alışmak fiilini ilk anladığım yer Almanya oldu. Giderken havaalanında saatlerce ağladım. Sonra gittim. 2 gün sonra ben sanki yıllardır orada yaşıyordum, yıllardır o marketten alışveriş yapıyor, yıllardır o insanlarla arkadaşlık yapıyordum.
Sonra İngiltere. Oraya daha zor alışıcam sandım ama yanılmışım. Çünkü belki birçoğunuzun bilmediği birşey ama tekrar ediyorum çok hızlı oluyor alışmak. Yine havaalanında saatlerce ağladım. Ama bu sefer yanımda hiç arkadaşım yoktu, ilk gün odada tek başıma ve üstelik internetsiz kalınca bir daha ağladım. Ertesi gün çok eğlendim, yine sanki yıllardır oradaydım.
İngiltere’de beni ziyarete gelen annem ve babam giderken yine çok ağladım. O kadar alışmıştım ki onlara havaalanı yakın olsa peşlerinden giderdim. Sonra onların uçağı kalktı, ben ödeve başladım hoop yine alıştım.
Sonra İstanbul’a gelmelerim. İngiltere’nin yeşili, rahatı, parklarından sonra “Ay bu ne yaa” tepkileri başladı içimde. Ama valla içimde. Dedim ki kendime neden yaşar insan burada. 3 gün sonra ise “ben nasıl döncem yaaa, istemiyorum”lar başladı, yine ağlayarak İngiltere’ye dönüş.
İngiltere’ye inince alışmak daha da hızlandı. 5 dakika sürdü. İşte bu andan itibaren anladım ki benim tek evim yok. İki evim var o sırada. İkisinde de mutlu olduğum, ikisini de ilk başta yadırgadığım, ikisine de hızlıca alıştığım.
Sonra İngiltere’de Guildford’dan Londra’ya taşındığımız o gece. Bütün yol (30 dakika) ağlamam yetmiyormuş gibi gece uyanıp artık üniversite yurdunda canım arkadaşlarım Sierra, Jerry ve Daisuke’nin olmadığı bir yerde olduğumu fark edince 1 saat daha ağladım – kriz ağlaması. Mike inanamadı. Sonra sabah uyandım. Ve oraya da alıştım.
İngiltere’den sonra 6 ay gezdik. Oraya buraya gittik. O hayata da çok güzel alıştım. Düşünsenize Güney Amerika’nın en ucuna gittim. Düşünsenize bazen annemle sadece 2 günde 1 konuştum. Ona bile alıştım.
Sonra İstanbul… Mike’la berber yaşadığım 1.5 senenin sonunda annemlerde kalmaya başlamak. “Settle down”un kurallarına alışmak. Ev tutmak, iş bulmak, kedi almak. Bunların hepsine alıştım. Kediye alıştım diyorum ya düşün artık.
İş yerime çok alıştım, ağladım son günümde düşün. Mike’a içten içe çok kızdım, sanki onun yüzünden işten ayrıldım, onun yüzünden ızdırap çekiyormuşum gibi. Halbuki Mike’la ne kadar mutlu olduğumu anladığım gün anlamıştım artık sadece 1 (bir) evimin olamayacağını. Biliyordum tabi.
Sonra ABD’ye taşınmak. Yine giderken uzun uzuun ağlamak. Bak Pickle’a (kedimiz) o kadar alıştım ki onu da götürmek. Sonra buraya da alışmak. İstanbul’un yine üstüne üstüne gelmesi. Ziyarete gelenlerle buradaki hayatın arasında bocaladığın o 1-2 gün. Neden bilmiyorum ama öyle oluyor işte. 2 evin olunca öyle oluyor. Sonra hemen düzeliyor ama, 1-2 gün ver kendine. Gelen misafirlere alışmak, İstanbul’a alışmak. Onlar giderken, ya da İstanbul’dan dönerken yine nefret etmek Mike’dan. Sonra yine aşık olmak Mike’a. İşte böyle bir şey alışmak.
Mesela bak itiraf ediyorum bazen kendi hayatımı düşününce vay be diyorum. Ama sonra anlıyorum ki ona da alışmışım. Benim için artık o da tekdüze.
Sonra diyorum kendi kendime; ben dayımın ölümüne alışmışım. Ben Dexter’ın ölümüne alışmışım. Artık onların bizimle olmamasını yadırgamaz hale gelmişim. Bir de büyük babaannemin. E daha ne diyorum o zamanlarda. İnsan ölüme alışabiliyorsa bu kadar hızlı, bir şehir mi korkutacakmış gözünü? Peh.